
Peter C. Grace ile Röportaj: İstihbarat Entelektüellerinden Yapay Zekâ ile Güçlendirilmiş Analistlere
Soğuk Savaş döneminin akademik müesses nizamının yankıları, insan muhakemesinin “öngörülemez olanla” karşılaştığı ve çağdaş bir Oppenheimer hayaletinin belirdiği yapay zekâ çağında nasıl sürüyor...
TeknoPolitika ekibi olarak teknoloji, güç, güvenlik ve istihbarat çalışmalarının kesişiminde çalışan önde gelen akademisyenler ve düşünce insanlarıyla gerçekleştireceğimiz yeni bir söyleşi serisine başlıyoruz. İlk konuğumuz, Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi’nde siyaset ve uluslararası ilişkiler alanında öğretim görevlisi ve Otago Ulusal Güvenlik Okulu’nun Eş Direktörü Dr. Peter C. Grace.
Grace’in son kitabı The Intelligence Intellectuals: Social Scientists and the Making of the CIA [İstihbarat Entelektüelleri: Sosyal Bilimciler ve CIA’in İnşası], Georgetown Studies in Intelligence History serisi kapsamında Georgetown University Press tarafından Ocak 2026’da yayımlandı. Yeni gizliliği kaldırılmış arşiv belgeleri ve kişisel evraklardan yararlanan kitap; William Langer, Sherman Kent ve Max Millikan gibi isimlerin sosyal bilim yöntemlerini CIA’e nasıl taşıdıklarını ve Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde Amerikan istihbarat analizinin yeniden şekillenmesine nasıl katkıda bulunduklarını inceliyor.
Grace, kitabın yayımlanmasından bu yana eseri ve onun daha geniş anlamlarını seminerlerde, halka açık konuşmalarda ve podcast programlarında ele aldı. Sorularımızı böylesine ayrıntılı biçimde yanıtlamaya zaman ayırdığı için kendisine teşekkür ediyoruz.
Söyleşi; CIA’in 1947 sonrasında kurumsal meşruiyet kazanma mücadelesinden yapay zekâ çağının istihbaratına, Sherman Kent’in “ölçülemeyen unsurlarından” (imponderables) günümüzün Oppenheimer’ı olma ihtimaline, “yapay zekâ ile güçlendirilmiş analistin” yükselişinden üniversiteler, devlet ve özel teknoloji şirketleri arasındaki değişen ilişkiye kadar geniş bir alana uzanıyor.
Grace’in özellikle yapay zekânın yalnızca bir teknoloji değil, meşruiyetini henüz kazanması gereken bir kurum olarak ele alınabileceğine; istihbarat analizinde insan muhakemesinin süregelen önemine ve derin belirsizlik koşullarında sorunları çerçeveleyip yeniden çerçeveleyebilen insanların kalıcı değerine ilişkin değerlendirmeleri dikkat çekiyor.
Alp Cenk Arslan, PhD. (ACA): Kitabınızın ele aldığı yapısal dönem ile bugün içinde bulunduğumuz dönem arasında kurmaya çalıştığım bir paralellik var. 1945 sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası sistem, “istihbaratın” aslında ne anlama geldiğinin ve onu kimin üretme yetkisine sahip olduğunun yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştı. Bugün de dijitalleşme ve yapay zekânın aynı soruyu yeniden gündeme getirdiği başka bir yapısal dönüşümün içinde olduğumuz söylenebilir.
Kitabınızda 1947-1950 dönemini, CIA’in kurulmuş olmasının kuruma otomatik olarak meşruiyet kazandırmadığı bir dönem olarak ele alıyorsunuz. Bu meşruiyetin, Zucker üzerinden açıkladığınız dört unsur aracılığıyla inşa edilmesi gerekiyordu: eğitimli bir iş gücü, gerçek uzmanlık, rakiplerin sunamadığı bir ürün ve paydaşlardan geldiği kanıtlanmış bir talep.
Bugünün yapay zekâ çağındaki istihbarat ve güvenlik kurumlarını aynı dört parçalı test üzerinden değerlendirecek olsaydınız, sizce şu anda hangi noktadalar ve en kırılgan oldukları alanlar nereler?
Dr. Peter C. Grace: Zucker’ın modeli yeni kurumlar için işe yarıyor. Temel fikir şu: Yeni kurumlar başlangıç aşamasında kırılgandır ve kendilerini kanıtlamaları gerekir. CIA örneğinde Sovyetlerin atom bombasına beklenenden erken sahip olması, Çin’in Komünistlerin eline geçmesi ve Kore Savaşı’nın patlak vermesi şeklindeki üç “istihbarat başarısızlığı”, özellikle de tahmine ve öngörüye dayalı değerlendirmeler üreten bir istihbarat sağlayıcısı olarak Teşkilatın meşruiyetini zayıflattı.
The Intelligence Intellectuals kitabının temel argümanı, buna verilen cevabın sosyal bilim disiplinleri üzerine kurulu, barış zamanında faaliyet gösteren sivil bir stratejik istihbarat kurumunun oluşturulması olduğudur. Bu, askerî kurumlardaki analistlerden farklı stratejik analiz becerilerine sahip ve ulusal güvenlik alanındaki karar alıcıların süreklilik arz eden ihtiyaçlarını karşılayabilecek sivil stratejik analistlerin yetiştirilmesi anlamına geliyordu.
Zucker’ın vurguladığı nokta, bu dört unsur olmadan kurumun ya da örgütün tökezleyeceği veya başarısız olacağıdır.
Yapay zekâ çağındaki kurumların aynı model karşısında ne kadar dayanıklı olacağı ve hangi alanlarda kırılgan kalabileceği gerçekten iyi bir soru. Biz yapay zekâyı, 1940’larda sosyal bilimlerin olduğu gibi henüz sınanmamış fakat son derece umut vadeden bir fikirler sistemi olarak değil, durdurulamaz sistemik bir güç olarak düşünme eğilimindeyiz.
Yapay zekânın, 1950’lerde tasavvur edildiği biçimiyle stratejik istihbarata benzeyen ya da onun gelişmiş bir devamı niteliğinde yeni bir kurum ortaya çıkarıp çıkarmayacağı da ilginç bir soru. Yapay zekâyı bir teknoloji olmaktan ziyade bir kurum olarak; gelişiminin ilk dönemlerinde belki de kırılgan olan bir kurum şeklinde düşünür ve onu dünyayı acımasızca silip süpüren bir güç olarak görmezsek, güçlü ve zayıf yönlerini daha iyi anlayabiliriz.
Zucker’ın modeli aynı zamanda bir “iş gücünün” varlığını da varsayar. Oysa yapay zekâya ilişkin anlayışımız, onun insanların yerini aldığı ve bazı becerileri gereksiz hâle getirdiği yönündedir.
The Intelligence Intellectuals’ta ele aldığım diğer fikirlerden biri de CIA’in toparlanma stratejisinin son derece entelektüel bir nitelik taşımasıdır. Mesele yalnızca sosyal bilimleri alıp istihbarat ürünlerine uygulamak değildi. Aynı zamanda bunun nasıl işlediğini karar alıcıya açıklamak, yani ulaşılan sonuçların gerekçelerini ortaya koymak gerekiyordu. Bugün yapay zekâ konusunda karşı karşıya olduğumuz sorunlardan biri de tam olarak budur: Sistemin nasıl çalıştığı çoğu zaman görünür değildir.
CIA analistlerinin dikkate almak zorunda olduğu bir diğer unsur, sosyal bilimin nerede sona erdiği ve stratejik istihbarat disiplininin nerede başladığıydı. Örneğin stratejik istihbaratın kimi zaman son derece acil değerlendirmeler gerektirdiği açıktı. Böyle durumlarda sosyal bilimin etkili olabilmesi için ihtiyaç duyduğu veriyi toplamak ve kanıtları ayrıntılı biçimde incelemek için zaman yoktu.
Bu da çoğu zaman bilimsel yöntemden çıkan ve kapsamlı biçimde sınanmış bir sonuç yerine, eldeki en iyi “yaklaşık tahminin” (guesstimate) kullanılabileceği anlamına geliyordu.
Yapay zekâ olağanüstü hızlı hesaplama imkânı vaat ediyor. Fakat stratejik istihbaratın gerekliliklerine uymadığı bazı noktaların bulunması da mümkün; henüz keşfetmediğimiz bir eksiklikle karşılaşabiliriz.
Bir önceki noktaya dönersek, yapay zekânın stratejik istihbaratın doğasını nasıl biçimlendireceğini ya da değiştireceğini henüz bilmiyoruz. Stratejik istihbaratı örneğin taktik istihbarat gibi diğer istihbarat türlerinden ve HUMINT ile SIGINT gibi kaynak türlerinden de ayırarak yapay zekânın bazı istihbarat ürünlerinde daha etkili, bazılarında ise daha az etkili olup olmayacağını değerlendirebiliriz.
Öngörülebilir gelecekte ise yapay zekânın karşılaşacağı sorunları düşünecek olanlar, bu teknolojiyi insanlara ait sorunlara uygulayan insanlar olmaya devam edecek.
Bunun yanı sıra, her örgütte olduğu gibi kaynakların tahsisi meselesi, yani bir yönetim sorunu da vardı. CIA’in ilk dönemlerindeki bütçesi büyük, ihtiyaçlara karşılık olarak iş gücü de hızla büyüyor olsa da kaynaklar sınırsız değildi.
Özellikle ekonomik istihbarat alanında iyi yetişmiş, doktora derecesine sahip insan sayısında çoğu zaman ciddi bir kıtlık vardı. Öyle ki CIA, üniversitelerden her yıl mezun olan ekonomistlerin neredeyse tamamını kolaylıkla işe alabilirdi.
Yapay zekâ konusunda ise teknolojinin son derece yüksek miktarda enerji tükettiğini şimdiden gördük. Bu alanda rekabetin gerisinde kalmak istemeyen devletlerin muazzam düzeylerde yatırım yapmak zorunda kalabileceğini de görüyoruz.
Bir başka düşünce deneyi de yapay zekânın, tıpkı nükleer silah rekabetinde olduğu gibi, rakibin de eşdeğer yapay zekâ kapasitesine sahip olduğu standartlaşmış bir güce dönüşmesi ihtimalidir.
Dolayısıyla yapay zekânın kendi caydırıcılığını yaratan bir silaha dönüştüğünü görebiliriz. İstihbaratı bugüne kadar karar üstünlüğü sağlayan bir araç olarak düşündük. Ancak yapay zekâ ile birlikte bu üstünlüklerin taraflar arasında eşit biçimde paylaşılması mümkün olabilir. Burada Gerschenkron’un, bir teknolojiyi geç benimseyenlerin ilk öncülerin yaptığı yatırımlardan yararlandığı yönündeki argümanını düşünün.
O hâlde, en azından yapay zekânın uygulanmasının ilk aşamalarında meşruiyet; istihbaratın doğrulanması, kaynakların tahsisi ve üstünlük sağlayabilecek alanların keşfedilmesi gibi konularda insanların problem çözme kabiliyeti sayesinde kazanılan bir şey olabilir.
Yapay zekânın beklentileri karşılayamaması ya da sosyal bilimlerde olduğu gibi kabullenerek yaşamak zorunda olduğumuzu fark ettiğimiz birtakım taviz ve sınırlılıkların ortaya çıkması, bu teknolojiyi bugün öngördüğümüzden daha az ya da farklı biçimlerde kullanmamıza yol açabilir.
ACA: Sizin tanımladığınız şekliyle “istihbarat entelektüeli” (intel intellectual) oldukça özgül bir tarihsel figürdü. Langer, Kent ve Millikan gibi isimler Harvard, Yale ya da MIT’den, devletin yalnızca onların sağlayabileceği şeylere acilen ihtiyaç duyduğu bir dönemde devlet mekanizmasının içine dâhil edilmişlerdi.
Bugün bu figürün yapısal karşılığı kimdir? Burada belirli isimlerden değil, bir insan profilinden söz ediyorum. Bu kişiler yine aynı tür kurumlardan mı geliyorlar, yoksa artık tamamen başka yerlerden mi çıkıyorlar?
Dr. Peter C. Grace: Kitabı yazarken hayal etmeyi sevdiğim şeylerden biri, aynı durumda olmanın nasıl bir his vereceğiydi: Sosyal bilimlerdeki becerilerinizden III. Dünya Savaşı’nın ne zaman başlayacağını tahmin etmeniz ya da Stalin veya Mao’nun ne düşündüğü gibi neredeyse cevaplanması imkânsız bir soruya yanıt vermeniz bekleniyor.
Kendimi CIA binasında bir ofise götürülürken ve bana “hadi işe koyul” denildiğini hayal ediyorum. Sherman Kent’in Kasım 1950’de sahtekârlık sendromu yaşadığını biliyoruz. Sanırım ben de aynı şekilde hissederdim.
Onların başarısının anahtarı yalnızca sosyal bilim yöntemlerini uygulamaları değildi. CIA’in karşı karşıya olduğu sorunlara getirdikleri “büyük resmi görme” yaklaşımıydı.
Örneğin Max Millikan, Sovyet ekonomisi hakkında daha doğru bir değerlendirmeye ulaşmaya çalışırken Inventory of Ignorance’ı, yani “Cehalet Envanteri”ni oluşturdu. Burada yalnızca CIA’in hâlihazırda ne bildiğini değil, bilgisindeki boşlukların nerelerde bulunduğunu da haritalandırdı.
1952 tarihli bir “Intelligence Research Program”da [İstihbarat Araştırma Programı] bahsedilen bir diğer proje ise CIA’in dönemin jeopolitiğini daha iyi anlamak için gerçekleştirebileceği muhtemel bütün araştırma projelerini benzer biçimde kataloglamayı amaçlıyordu.
Bunların arasında örüntüleri ve bağlantıları ortaya çıkarabilecek kronolojik bir dünya tarihi; dünyanın karşı karşıya olduğu ve daha küçük, üzerinde çalışılması daha kolay alt sorunlara ayrılabilecek “büyük” sorunların bir listesi; bu sorunlara ilişkin hipotez kümeleri ve onları aydınlatabilecek vaka çalışmaları bulunuyordu.
Başka bir ifadeyle burada yürütülen düşünme faaliyeti yönetsel nitelikteydi. Girdileri ve çıktıları olan ve herhangi bir fabrika süreci gibi en verimli biçimde değerli sonuçlar üreten bir bilgi üretim hattının nasıl kurulabileceğini belirlemeye çalışıyorlardı.
Daha akademik bir açıdan bakıldığında ise bu aynı zamanda epistemolojik bir faaliyetti: belirsizlikle başa çıkmanın bir yolu.
Daha fazla bilgi toplandıkça ve değerlendirildikçe belirsizlik azalabilir. Böylece belirsizliğin beraberinde getirdiği kaygı da hafifleyebilir. Fakat gerçek anlamda Sokratik bir biçimde, bildikleriniz arttıkça belirsizlik de buna paralel olarak büyür. Daha fazla şey öğrenmeniz gerektiğini öğrenirsiniz.
Yapay zekâ çağının kurumunun da benzer yolları izlemesi muhtemeldir. Hem belirsizliğin hem de kaygının yönetilebilmesi özel bir insan tipini gerektirir.
Sherman Kent’in bu ikisiyle başa çıkma yöntemi dürüst olmak ve sık sık hatalarını kabul etmekti. İnsanların onu takip etmesini kolaylaştırdı çünkü CIA içinde başarısızlıkların açıkça konuşulabildiği bir kültür oluşturdu. Elbette bu, söz konusu kültürün her zaman var olduğu anlamına gelmiyor.
Adrian Wolfberg yeni kitabı Who Leads When AI Thinks? [Yapay Zekâ Düşünürken Kim Liderlik Eder?] (Springer, 2026) içinde bu meseleyi ele aldı.
Wolfberg, yapay zekâyı yönetme sürecini bir dansa benzetiyor: Yapay zekânın bilgisi ile insan muhakemesi arasında karşılıklı bir etkileşim vardır.
Wolfberg’e göre insanlar yapay zekâ çıktılarıyla çalışırken eleştirel düşünmeyi —varsayımları sorgulamak, mantığı test etmek ve önyargıları kontrol etmek için— ve yaratıcı düşünmeyi —sorunu çözmenin yeni yollarını açmak, noktaları özgün biçimde birbirine bağlamak ve benzeri amaçlarla— kullanmaya devam etmek zorundadır.
Örgütlerin süreç odaklı ve ayrıntılara yoğunlaşan insanların yanı sıra yaratıcı düşünebilen insanlara da ihtiyaç duyduğu elbette büyük bir keşif değil.
Doktora yapmanın muhtemel faydalarından biri, belirsizlik ve kaygıyı iyi yönetmeyi öğrenmektir. Doktora eğitimi almış insanların, başarısızlıkları konusunda iş birliğine açık biçimde dürüst olmayı öğrenip öğrenmedikleri ise tartışmaya açıktır.
The Intelligence Intellectuals’tan çıkarılabilecek derslerden biri, örgütsel liderliğin en az inovasyon kadar önemli olduğudur. Dirençle karşılaşıldığında değişimi hayata geçirebilme yeteneği, neyin önemli olduğunu fark edebilmek için gereken kavrayış kadar değerlidir.
Yapay zekâ çağının kurumu ya da örgütü, Sherman Kent ve Max Millikan gibi yaratıcı düşünürlere ihtiyaç duyduğu kadar General Walter Bedell Smith ve William Langer gibi “iyi niyetli diktatörlere” de ihtiyaç duyacaktır.
ACA: Kitaptaki en dikkat çekici gelişim çizgilerinden biri Princeton Danışmanları ile ilgili. Bunlar başlangıçta Office of National Estimates’ın [Ulusal Tahminler Ofisi] çalışmalarını dışarıdan denetleyecek bir mekanizma olarak kurulmuştu. Ancak zaman içerisinde ilişki tersine döndü ve sizin ifadenizle “öğrenciler öğretmenlere dönüştü.”
Bugün bununla en azından benzerlik taşıyan bir süreç izliyoruz. Sınırdaki en ileri yapay zekâ laboratuvarları akademik yetenekleri kendi bünyelerine çekiyor ve giderek kendilerini denetlemesi gereken kurumların dahi önüne geçiyorlar.
Bu tarihsel gelişim, bugün yapay zekânın bağımsız biçimde denetlenmesi konusunda nasıl düşünmemiz gerektiğine ilişkin gerçekten bir ders sunuyor mu, yoksa bu benzetme fazla mı düzgün ve kusursuz görünüyor?
Dr. Peter C. Grace: Öncelikle Princeton Danışmanlarının hikâyesi, örgütsel değişimin içine yerleşmiş bir tür işlevsel eskime hikâyesidir.
Bunun bilinçli olarak sisteme yerleştirildiğini düşünmüyorum. Ancak gündelik problem çözme süreçlerine maruz kalmadan ve çoğu zaman hızla değişen gizli bilgilere, hatta yeni metodolojilere erişmeden Danışmanların gelişmelere ayak uyduramaması mantıksal bir sonuçtu.
CIA içinde oluşturulan değerlendirmelerin dışarıdan sınanabileceği bir fikir alışverişi mekanizması sağlamak amacıyla kurulmuşlardı. Bir bakıma, sonuçlara ulaşmanın alternatif bir yöntemini temsil ediyorlardı. Kendi durumlarında deneyim ya da hatta sezgileri sayesinde farklı değerlendirmelere ulaşabiliyorlardı.
Yapay zekâ çağının kurumunda da sezgiye ve deneyime yer olduğunu düşünüyorum.
Sezgi belki de “Bu sorunu ya da çözümü daha önce bir yerde gördüm ama nerede olduğunu hatırlayamıyorum” demenin başka bir şeklidir. Başka bir deyişle bu, olumlu bir tarafı da bulunan insani bir kusurdur.
Yapay zekânın bu bağlantıları bulması, içgörü sağlayan bilgiyi ortaya çıkarması ve sezgiyi de gereksiz hâle getirmesi bekleniyor. Ancak bunun gerçekleşeceğinden şüpheliyim. Çünkü bir insanın bir problemi çözmek için kurduğu bağlantı çok daha organiktir.
Bir bulut oluşumunda gördüğümüz bir örüntü, bir anda “Evreka!” dememize yol açabilir. Yanlış duyduğumuz ve konuşanın aslında kastettiğinden tamamen farklı biçimde yorumladığımız bir söz de bir atılımın kıvılcımını çakabilir.
Bunun, yarısını unuttuğumuz ve yapay zekâ makinesinin anında hatırlayabileceği bir olgu ya da çözüm olması gerekmez.
Problem çözmede deneyimsizliğe de yer vardır.
Başlangıçta söylediğim gibi, yapay zekâ hakkındaki anlatılardan biri onun dünyayı acımasız biçimde silip süpüren sistemik bir değişim olduğu yönündedir. Bu, deneyimli insanların benimsediği bir görüş olabilir: değişim korkusu veya gördükleri bilim kurgu filmleriyle örtüşen tehlikeli bir şey olduğuna dair inanç.
Fakat yalnızca fırsat gören deneyimsiz insanın bakış açısı böyle olmayabilir.
Yapay zekâ konusunda bir kez daha görüyoruz ki üretilen bilgi artık kendi kendisinden besleniyor ve yapay zekânın öğrenmesi, onu başlangıçta harekete geçiren insan öğrenmesinin önüne geçiriliyor.
Bu, kendi başına deneyime dayalı düşünmenin, yani grup düşüncesinin bir benzeri olan muhtemel bir yankı odasıdır.
Princeton Danışmanları da zaman içinde benzer bir yankı odasına dönüştü.
Bunu bir doktora öğrencisi olduğunuz dönem üzerinden düşünün. Zaman ilerledikçe araştırma alanınızdaki bilginiz danışmanınızın bilgisini aşmaya başladı.
Çalışmanız ilerledikçe danışmanınızın size sağlayabileceği değer çoğu zaman rotadan çıkmanızı önleyecek sınırlar çizmek ya da tezinizin son hâline ilişkin hakemin getirebileceği eleştirileri önceden tahmin etmekti.
Ağaçlara bakmaktan ormanı göremeyecek hâle geldiğiniz bir noktada bu son derece değerli bir rehberliktir.
Ancak araştırmanızın doğrudan bir katılımcısı olarak danışman çoğu zaman giderek işlevsizleşmeye başlar; size tekrarlanan ve sizin alanınıza yeni içgörüler katma kapasitesinin giderek azaldığını gösteren talimat veya yönlendirmelerde bulunur.
Princeton Danışmanlarının başına gelen de buydu. CIA’den gelen brifingciler, değerlendirmelerine ilişkin yeni bakış açılarıyla geri dönmekten çok, zamanlarının giderek daha büyük bölümünü Danışmanlara bir şeyler öğretmekle geçiriyordu.
Yapay zekâ çağının kurumunda denetim, yapay zekâ sistemlerinin ürettiği bilgilerden memnun olmayan kişilerden gelebilir.
Üstelik bu memnuniyetsizlik makineleri inşa eden insanlardan gelmeyebilir.
İstihbarat dünyasında bu tepki, değerlendirmelerin kendi gündemiyle ya da dünya görüşüyle uyuşmadığını düşünen politika yapıcıdan gelebilir. Örneğin istihbaratın kendi tercih ettiği doğrultuyu destekleyecek biçimde “siyasallaştırılmasını” isteyen bir tüketiciden.
Yapay zekâ sayesinde iktidara karşı hakikati söyleme kapasitesinin artması, hakikatin mutlaka kabul edileceği anlamına gelmez.
Yapay zekânın düşünme yeteneğimizin yerini almasından endişe ediyoruz. Fakat düşünmek istemeyen insanların iradi inatçılığının yerini almayabilir. Makinelerin fişini ilk çekenler de onlar olabilir.
Elbette bunun tam tersinin gerçekleştiğini de görebiliriz: Siyasallaştırmanın algoritmanın bir parçası hâline gelmesi. Bunun belirli ölçülerde gerçekleşmeye başladığını zaten görüyoruz.
Ancak siyasallaştırma genellikle iyi sonuçlara yol açmaz; anlamsız savaşların sürdürülmesi buna örnek verilebilir.
Arka koltukta oturan biri, baktığınız haritanın yanlış olduğunu ve ulaşmak istediğiniz yere gitmek için onun tarif ettiği yolu izlemeniz gerektiğini söyleyebilir. Fakat bu, hedefe gerçekten ulaşacağınız anlamına gelmez. Saatler boyunca ters yönde yol aldığınızı ikiniz de fark ettiğinizde, arka koltuktaki kişinin bundan memnun olacağı anlamına da gelmez.
Yapay zekâya kendi gündemini takip etmesini söyleyen ve daha sonra bu gündemin kötü olduğunu fark eden siyasi lider de makinelerin fişini çekebilir.
Üçüncü bir ihtimal ise siyasi liderin karar verme işlevini yapay zekâ makinesine devretmesidir.
Bunun sonucunda daha iyi kararların alınması mümkün olabilir. Böyle bir durumda siyasi lider gereksiz hâle gelebilir.
Ancak bunun arzu edilmeyen sonuçlara yol açma ihtimali göz önüne alındığında, siyasi liderin tam da seçildiği işlev doğrultusunda, yani demokratik denetim sağlamak üzere kendisine yeni bir rol bulması veya mevcut işlevini güçlendirmesi de mümkündür.
1950’de CIA için çalışan istihbarat entelektüellerinin temel motivasyonlarından biri; psikoloji, diller, kültürler ve toplumlar dâhil olmak üzere dünya hakkında ne kadar çok şey bilirseniz dünyanın o kadar barışçıl bir yere dönüşebileceğine duydukları inançtı.
Siyasi lider, sırf işini kaybetme korkusuyla dahi olsa, aldığı kararların seçmenleri —ulusal veya küresel ölçekte— üzerindeki etkilerini daha fazla düşünmeye başlarsa bu mutlu bir sonuç olabilir.
ACA: Kent’in “ölçülemeyen unsurlar” (the imponderables) karşısındaki tevazusu ve istihbarat çalışmasının indirgenemez bir belirsizlikle yaşamayı gerektirdiği yönündeki ısrarı, sizin anlatınızda neredeyse bir erdem gibi görünüyor.
Bunu, günümüzde yapay zekâ temelli tahmin ve değerlendirme araçlarının pazarlanma ve kullanılma biçimleriyle bağdaştırmak kolay değil. Bu araçlar tevazudan ziyade güven ve kesinlik izlenimi verme eğilimindeler.
Algoritmik bir istihbarat ortamında Kent’in epistemik ihtiyatının herhangi bir biçimi gerçekten mümkün mü, yoksa teknolojinin kendisi buna karşı mı çalışıyor?
Dr. Peter C. Grace: Sanırım önceki yorumlardan hareketle “yapay zekâ ile güçlendirilmiş analist” (augmented analyst) kavramını düşünebiliriz.
Bu, insanı sürecin merkezinde tutmaya devam ederken yapay zekânın istihbarat analistinin rolünü nasıl geliştirebileceğine ilişkin daha iyimser bir okumadır. Analistin yapay zekâ tarafından kenara itildiği ya da tamamen gereksiz hâle getirildiği rolden de farklıdır.
Analistin nerede konumlandığına bağlı olarak —yapay zekâ ile birlikte yardımcı sürücü koltuğunda mı, yolcu mu, yoksa artık yolculuğun parçası bile değil mi— buna karşılık gelen bir yetkilendirme ve hesap verebilirlik düzeyi ortaya çıkacaktır.
Yetkisi daha az olanlar belirsizlik nedeniyle daha az stres yaşayacaktır. Yetkisi daha fazla olanlar için ise benim tahminim, kaygının ortadan kalkmayacağı yönündedir.
Mekanik ya da bilgiye dayalı olması fark etmeksizin herhangi bir otomatik sürece güvenebilirsiniz. Fakat sistem başarısız olduğunda bedelini siz ödeyecekseniz —ve ulusal güvenlikte söz konusu riskler çoğu süreçten çok daha yüksekse— belirsizliğin etkisini her zaman hissedersiniz.
George Kennan da “ölçülemeyen unsurlardan” söz ediyordu. O, belirsizlikle çalışma becerisini özel bir yetenek olarak görüyor gibiydi: bilinmeyeni, hayal edilemeyeni ya da öngörülemeyeni düşünmeye istekli olmak.
Kennan, Dışişleri Bakanlığı’ndaki Policy Planning Staff’ın [Politika Planlama Birimi] başındayken dış politika yapımının en üst düzey görevlerinden birine sahipti ve entelektüel kapasitesinin değer görmesinden ve tanınmasından büyük memnuniyet duyuyordu.
Kısmen tükenmiş olduğu için görevinden ayrıldığında, sahip olduğu bu özel yeteneğin Washington DC’de bir daha istenmeyebileceğinden endişe etti.
Dolayısıyla Kent “ölçülemeyen unsurları” olası bir başarısızlığa yol açabilecek bir şey olarak görürken Kennan onları başarılı olmak ve sıradan insandan ayrışmak için bir fırsat olarak görüyordu.
Bu nedenle yeni yapay zekâ ortamında söz konusu fırsatın daha da büyüdüğünü görebiliriz.
Yapay zekâ ile güçlendirilmiş analistin görevi, öncelikle istihbarat problemini çerçevelemek; ardından istihbarat döngüsünün de öngördüğü üzere yapay zekâ ile etkileşim kurdukça problemi gözden geçirmek ve yeniden çerçevelemek olacaktır.
Bu, politika yapıcıyla çok daha yakın bir ilişki kurulmasını ve yapay zekânın daha sonra yürüteceği araştırmanın kapsamının belirlenmesi konusunda çok daha fazla diyalog gerçekleştirilmesini gerektirecektir.
Burada yine Adrian Wolfberg’e atıfta bulunuyorum: Albert Einstein’a atfedilen yaklaşıma göre, bir problemi çözmek için bir saati olsaydı 55 dakikasını problemi tanımlamak ve çerçevelemek, yalnızca 5 dakikasını ise çözümü bulmak için kullanırdı.
Problemleri çerçevelerken ve yeniden çerçevelerken “ölçülemeyen unsurlarla” çalışabilme yeteneği yeniden özel bir insani kabiliyet olarak görülmeye başlanabilir.
ACA: Sonuç bölümünüzde, bu dönemde entelektüel ve enformasyonel gücün ABD devlet gücünden ayrılamaz hâle geldiğini savunuyorsunuz. Biri olmadan diğerine sahip olmak mümkün değildi.
Bu güç giderek üniversitelerden ya da devlet kurumlarından ziyade özel teknoloji şirketlerinde yoğunlaşırken, yirminci yüzyıldaki akademi ile devlet arasında hareket eden “istihbarat entelektüeli” modeli hâlâ anlamlı bir çerçeve sunuyor mu? Yoksa asıl sınır artık tamamen başka bir yere mi kaydı?
Dr. Peter C. Grace: ABD’de özel teknoloji şirketlerinin Washington’ın enformasyonel gücüne katkı sağlamaları için sisteme dâhil edilmeleri —veya daha yakın dönemde buna zorlanmaları— konusunda belirgin değişimler gördük. Bu durum özellikle şifre çözme ve yapay zekâ alanlarında görülüyor.
Otoriter devletlerde bunu zaten olağan bir durum olarak kabul ediyoruz ve bu gelişmeler enformasyonel gücün giderek daha distopik ve daha az barışçıl amaçlarla kullanıldığına ilişkin inancı besliyor.
Diğer taraftan, Bellingcat’in yalnızca bir örneğini oluşturduğu büyüyen bir OSINT hareketi görüyoruz. Bu hareketin, belki hakikat dışında herhangi bir şeye bağlılığı yok.
Açık kaynakta hâlâ yeterince veri bulunuyor ve bu durum enformasyonel gücün demokratik kalabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte devletlerin elindeki yapay zekâ kapasitesi, devlet dışı aktörlerin kapasitesini aşabilir.
Üniversitelerdeki sosyal bilim bölümleri ise temel araştırma ile uygulamalı araştırma arasındaki eski tartışmayı hâlâ sürdürüyorlar.
Michael Desch’in Cult of the Irrelevant [İlgisizliğin Kültü] (Princeton University Press, 2019) adlı kitabında bunun çok iyi bir tarihçesi bulunuyor. Desch, akademisyenlerin devlet için çalışmaya yönlendirilme konusundaki isteksizliğini son derece başarılı biçimde ortaya koyuyor.
Bu durum bizi Kennan’ın, “ölçülemeyen unsurlarla” çalışabilmenin özel bir yetenek olduğu yönündeki inancına geri götürüyor. Akademisyenler, gündelik devlet sorunlarına yoğunlaşmaktan ziyade yeni alanlar açmayı tercih ederler.
The Intelligence Intellectuals’ta ayrıntılı biçimde anlattığım gibi, 1940’lar ve 1950’lerde akademisyenleri devlet hizmetine çeken unsurlardan biri, yeni sosyal bilimleri ulusal güvenlik de dâhil olmak üzere büyük toplumsal sorunlara uygulayabilmenin yarattığı heyecandı.
Bunun yanında iktidarın merkezine daha yakın bulunmak ve kararları üniversitede sahip olabileceklerinden daha avantajlı bir konumdan etkileyebilmek de önemliydi.
Bununla bağlantılı bir diğer mesele ise üniversitelerin, devlet finansmanının devamı pahasına dahi kıskançlıkla koruduğu “iktidara hakikati söyleme” (speak truth to power) hakkıdır.
İstihbarat entelektüellerinin kendi bağımsızlıklarına da büyük değer verdiklerine hiç şüphe yok. Bu kategoriye daha sonraki dönemlerde dâhil olan Chalmers Johnson gibi bazı isimler, entelektüel ve ahlaki bütünlüklerini korumak amacıyla CIA ile ilişkilerini kesmeye hazırdı.
Dolayısıyla soru şudur: Akademik özgürlük; saf araştırmayı sürdürebilmek ya da nesnel bir konum alabilmek açısından ne kadar önemlidir? Üstelik bunların hiçbiri devletin enformasyonel gücüne katkı sağlamaya yönelik kısa vadeli gündemiyle uyuşmak zorunda değildir.
Son olarak, barış arayışının devlet gücü açısından hâlâ anlamlı olup olmadığı sorusu vardır.
Özellikle Kent, CIA’in dünyayı daha iyi anlamak suretiyle barışçıl çözümleri etkileyebilme kapasitesine sahip olduğu düşüncesinden güçlü biçimde motive oluyordu.
Soğuk Savaş bağlamında bu pek olası görünmeyen bir motivasyon gibi gelebilir. Fakat onun İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış olduğunu ve bu kez nükleer silahlarla gerçekleşecek yeni bir dünya savaşını varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü unutmamamız gerekir.
Kent’in enformasyonel gücü yalnızca güç sahibi olmak uğruna veya ABD’nin diğer devletler üzerindeki gücünü genişletmek amacıyla istediğine dair bir izlenim yoktur.
Birçok kişinin savunacağı üzere ABD’nin göreli gücü artmış olsa bile, Kent’i devlet hizmetinde çalışmaya yönelten temel itici unsur bu değildi.
1940’lar ve 1950’lerde devlet için çalışmanın arkasında bir kâr motivasyonu da yoktu.
Akademisyenlerin çoğu devlet için çalışmaya başladıklarında maaşlarında düşüşü kabul ediyordu.
Dolayısıyla başka bir ölçüt bulunmuş olmalıydı: Daha yüce bir ideale hizmet etme fikrine dayanan bir ölçüt.
Bugünün istihbarat entelektüellerini hâlâ ulusal güvenlik sektörüne çekip çekemeyeceğiniz, bir ölçüde verilen görevin niteliğine ve devletin motivasyonlarına bağlıdır.
Özel teknoloji şirketleri kâr ve daha fazla araştırma yapabilmek için finansman arar; yeni araştırmalar da daha sonra yeni kârların kaynağı hâline gelir.
Akademisyen ise günümüzün Oppenheimer’ına dönüşmediği konusunda güvence isteyecektir.
“Ölçülemeyen unsurlarla” başa çıkma konusunda becerikli insanlara hâlâ ihtiyaç var. Ulusal güvenlik sorunlarını çerçeveleme ve yeniden çerçeveleme görevi de en azından şimdilik insan düşünürlerin elinde bulunuyor.
Bu düşünür için uygun bir eğitim ortamı hâlâ üniversitedir. Üniversite aynı zamanda yeni fikirlerin filizlendiği bir yer olmaya devam ediyor.
İstihbarat entelektüellerinin tarihini anlatmaktaki temel fikirlerden biri, onların Soğuk Savaş’ın ilk yılları gibi son derece hızlı değişen, insanların neler yaşandığını ve bunların sonuçlarının neler olacağını anlayamadığı ortamlara açıklık kazandırmış olmalarıydı.
Buna bugün de en az o dönemdeki kadar ihtiyaç var.
Dolayısıyla üniversitenin, özel teknoloji şirketlerinin kendisini gereksiz hâle getireceği konusunda fazlasıyla endişelenmek yerine, karşılık verebileceği ve üstlenebileceği çok sayıda mesele bulunuyor.
ACA: Dr. Grace, böylesine düşünce dolu ve geniş kapsamlı değerlendirmelerinizi bizimle paylaşmaya zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
The Intelligence Intellectuals üzerine konuşmak ve kitabın ele aldığı tarihin istihbarat, yapay zekâ, insan muhakemesi ve “ölçülemeyen unsurlarla” başa çıkmanın süregelen güçlüğü konusunda bugün bize hâlâ neler öğretebileceğini birlikte değerlendirmek bizim için büyük bir memnuniyetti.